Sepetim (0) Toplam: 0,00TL
%25
İLAHİ KAPİTALİZM

İLAHİ KAPİTALİZM

Liste Fiyatı : 17,00TL
İndirimli Fiyat : 12,75TL
Kazancınız : 4,25TL
9786055585211
362287
İLAHİ KAPİTALİZM
İLAHİ KAPİTALİZM
Avesta Yayınları
12.75

Kendi totalitesinde ve sahte alternatifsizliğinde küresel kapitalizm, bir dinsel kült karakteri edindi. Para, dünyanın en iç ve derin hareket ilkesi olarak tanrının yerine geçti. Bir zamanlar dinin hakimiyet alanındaki görevler, kapitalist rekabete, aynı zamanda bakım ve şımartma sistemine geçti. Boris Groys, Jochen Hörisch, Thomas Macho, Peter Sloterdijk ve Peter Weibel gibi çağımızın beş öncü teorisyeni bu ve benzeri tezler üzerine tartışıp, çağımız kapitalist pratiğin dünya dinlerinin geleneklerine ve söylemlerine olan devamlılıklarını, işlevsel eşdeğerliklerini ifşa ederler. Akademik bir söyleşiden ziyade, şuanki Kapitalist kültürümüze dair çeşitli seslerden ve açılardan oluşan bir felsefi yorum ortaya koyulmuştur.

İlahî Kapitalizm

Boris Groys, Jochen Hörisch, Thomas Macho, Peter Sloterdijk ve Peter Weibel’in para, tüketim, sanat ve tahribat üzerine söyleşileri Marc Jongen tarafından kitaba çevrilip Avesta yayınları tarafından 2010 yılında Türkçede yayınlandı. Kitabı okumaya başlayınca bizdeki İslamcılık tartışmalarında kullanılan “Protestanlaşma” tabirinin meselelerimizi ifadede çok yabancı kaldığı ortaya çıkıyor. Türkiye’de “Müslümanların Protestanlaşması” kavramından bahsedenler genellikle İslam’ın dünya kapitalizmine uyumu perspektifine vurgu yapıyorlar. Bu görüş sahiplerine göre modernleşmeye kendi hakikat ve hayat biçimi bağlamında sadece İslam’ın karşı koyma kapasitesi vardır. Oysa “dünya sistem, İslam’ı Protestanlaştırarak onun mevcut duruma uyum sağlamasını, ‘evcilleşmesini’ politize etmektedir.” İslam- Protestanlık üzerine yapılan analizlerin bir kısmı budur. İkinci bir yöneliş ise Müslümanların banka, faiz, sigorta gibi reel hayat içindeki kurumları aşamamaları, hatta bu kurumları sahiplenerek “güç” devşirmeleri ve böylece “burjuva”laşmalarıdır. Protestanlaşmadan bahsedenler “asketik/ çileci” bir emek ve tasarruf sınıfını görmüş değildirler. Tam tersine İslam- para ilişkilerinde geleneksel yaklaşımları “yeni içtihatlar” ile aşanların kapitalist zihniyeti kurduğu fikrinden hareket etmektedirler. İki görüşün de kendisinden hareket ettiği veriler, bazı Müslümanların iktidar paralelinde hareket ederek para ile buluştuklarına dair gözlemlerdir. Bu yazarlar kapitalizmin “sınırsız kâr” zihniyeti ile belirginleştiği fikrine savrulmuş durumdalar. Weber için “Protestan zihniyeti” bizatihi “zenginleşme zihnî” şeklinde görülmemektedir. Aslında Müslümanların Protestanlaşması’ndan bahsedenler Müslüman toplumda zenginliğe yönelmiş felsefî birikime işaret etmemektedirler. Tam tersine iktidar mekanizmasında Müslümanların yer almasından kaynaklanan bir zenginleşmeden hareketle “Protestanlaşma”yı göstermektedirler.

Oysa Protestanlaşmanın Weber açısından anlamlandırılması salt zenginliğin elde edilmesi ile değerlendirilmemiştir. Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu kitabında Weber, kapitalist ruhu önceki dönemde kazanma güdüsü bilinmediği ya da gelişmemiş olduğu ya da auri sacra fames (altına duyulan lanetli açlık) – para hırsının çağdaş romantiklerin inanmak istedikleri gibi, burjuva kapitalizminin özel alanından daha zayıf olduğu şeklinde bir “fark”a yaslamaz. Kapitalist ruh ile kapitalizm öncesi ruhun farkı burada yani para kazanma güdüsünün çeşitli biçimde gelişmesi değildir. Weber’e göre auri sacra fames – altına duyulan lanetli açlık, bildiğimiz insanlık tarihi kadar eskidir. Fakat güdü olarak kendilerini koşulsuzca ona adayanların “yelkenlerini yaksa da, kazanmak için cehennemden geçmeyi isteyen” Hollandalı kaptanlar gibi tek- tük olmadıklarını ifade eder. Kapitalist ruhun bir kitle kavramı olarak ortaya çıkmasına dayanan anlayışın temsilcilerinde bulunduğunu söyler. Maceracı kapitalist kazanç, prenslik içinde devlet memurluğu yolları ile kâr getirecek düşünme biçimi her yerde vardır. Weber’e göre “kapitalizm öncesinden” anlaşılan, sabit bir iş alanında ussal sermaye kullanımında ve ekonomik ilişkileri değiştirmede belirleyici güç olmamayı, kapitalist emek örgütünün olmamasıdır (WEBER, 1985: 45- 46). Bizde Protestanlaşma algısı ne kitle ruhu gözetir, ne meslek sahibi olmayı kurtuluş için temel kılar, ne de işle ödevlendirilmişlik fikrine aidiyet içindedir. Ayrıca “Protestan” kavramı “protesto eden” kavramı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Müslümanların Protestanlaşması, bir itiraz anlamı ihtiva etmez. Bu kavramı kullananlar, sermaye sahibi olan Müslümanların sekülerleştiği fikrine yaslanır. Oysa Protestan, sermaye sahipliğine protestosu nedeniyle sahip olmuştur. Salt kazanç Protestanlaşma değildir.

Weber’in işaret ettiği de, para kazanma güdüsünün tek başına “kapitalist ruh- Protestanlaşma” olmadığı ile ilgilidir. Dolayısıyla “Müslümanların Protestanlaşması” ile ilgili yazıların sadece zenginleşme öğelerine sahipliği Protestanlaşma şeklinde algıladan hareket etmesi, meselenin kavranılmasını güçleştirmektedir. Weber, Protestan etik ile ilgili, geçici olarak işçiden örnek verir. Weber’e göre çağdaş kapitalizm, insan emeğinin üretkenliğini onun yoğunluğunu arttırarak işe girdiği her yerde, kapitalizm öncesi ekonomik emeğin yönlendirici eğiliminin sonsuz derecede inatçı karşı koyması ile karşılaşmıştır. Bu durumda ücreti yükselterek kazanma güdüsüne yapılan uyarı sonuçsuz kaldığına göre hemen tersi yol denenmelidir: Ücreti düşürerek, işçiyi, eski kazancına ulaşabilmesi için daha çok çalışmaya zorlamak. Ancak Weber’e göre düşük ücret ile ucuz emek hiçbir biçimde aynı değildir. Bu nedenle Kalvinist ruh, düşük ücretin üretken olduğu inancını tekrar etmiştir, yani “iş artırılmıştır.” Müslüman Prorestanlaşma kavramını kullananların dikkat etmediği ayrıntı, Kalvinistlerin ücreti düşürürken dayandıkları inancın/ruhun nasıl olup da toplumsal taban bulduğu sorusunda gizlidir. Weber bu sorunsalı Pietist bir geçmişi olanların “işe karşı ödevlendirilmiş olma” temel davranışını hissetmesi ile açıklar. Kârları ve daha fazlasını hesaplayan güçlü bir ekonomi ile aklı başında bir öz denetim ve olağan dışı bir üretme yeteneğini yükselten ölçülülük ile birleşmiş olarak ortaya çıkar. Kapitalizmin ilerlemesine yarayan ve işi kendi içinde amaç olarak, “meslek olarak” gören anlayıştan bahsetmiştir. Müslüman Prorestanlaşma hakkında düşünce verenlerin Türkiye’de zenginleşmeye uğrayan Müslümanları “sosyal etik”, “işe görevlendirilmiş olma”, “kendi içinde amaç olarak meslek” gibi Weberyen kavramları teşhis ederek analiz getirdiklerinden bahsedilemeyecektir.

İlahi Kapitalizm kavramına dönmeliyiz. Boris Groys, Jochen Hörisch, Thomas Macho, Peter Sloterdijk ve Peter Weibel’in tartışması Weber’in “üretimin ilahiliği” meselesini tersyüz ederek ilerlemektedir diyebiliriz. Yazarların birinci meselesi kapitalizmin ilahi özü hakkındadır. İkinci tartışma konusunu daha sonra zikredeceğiz.

Tartışan yazarlar artık kapitalist etiğin üreticiden tüketiciye kaydığını düşündüren yeni söylemler getiriyorlar. Bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Bu da dünyevîleşme ile kutsallaşma arasındaki karışıp kaynaşma sayesinde olmuştur. Yani diyorlar ki, “ilahî kapitalizm, ilahî tüketim, ilahî meta” olarak bir kutsal üçleme dünyayı sarmıştır. Tanrı ölmüştür, fakat bilinç dışında yaşamaya devam etmektedir. Klasik kapitalizm üretim teorisi üzerine kurulmuştu. Bugün ise bambaşka bir şey yani tüketim [harcama: Konsumption] krizi yaşanmaktadır. Yani tanrısal vücut bulmanın [inkarnation] yamyamca mantığını tüketimde buluruz yeniden. Bir nesne tüketilerek yiyip bitirilir ki bu, tüketimin özüdür. Bir şey satın almak için artık hiç paramız yoksa, metanın bu kutsal işlevi yerine getirilemez. Metanın bu kutsanması Marks’ın, meta dünyasının “dini dünyanın müphem ve karanlık bölgesi”ne ulaştığını söylemesine yol açmıştır. Meta alımı, kendiliğinden teolojik bir görüntü alır. Yina yazarlara göre Weber’in üretimde bulduğu sosyal etik bu kez tüketici kimliğinde yer değiştirmiştir. Eskidan tüketicilerin ne alacakları hakkında bir fikirleri vardı, uzmandılar ve aldıkları şeyi tenkit edebiliyorlardı. Günümüzde ise, bir ürünün ne olduğu insanlara moleküler boyutlara kadar anlatılır ama bu dikkate alınmaz. Eğer bu sigarayı içersen ölürsün, denilebilir ve bu tüketici için fark etmez; yine satın alır. Tüketici, fiiliyatta yetkili, bilgili tüketici olarak tahttan- taçdan feragat etmiştir, tamamen yetkisiz ve bilgisizdir. Firmalar tüketiciye derler ki, “Markalı bir malı satın alırsan, o zaman güvenceye sahip olabilirsin. Kaliteyi garantiliyoruz.” Tanrıya güven ilk ve temel dinî edim iken bu işi günümüzde başka biri, yani bizzat firma almıştır. We believe in God [Tanrıya inanırız] denirken şimdi dolar banknotu üzerinde In God we trust [Tanrıya güveniriz] sözü yazılıdır. Bu ilahi kapitalizmin güven kazandırıcı bir tedbiridir. Credo [inanmak, güvenmek] fiilinden türeyen krediyi alırız. Borçluyuz, inançlıyız. Bu kavramların tamamen teolojik manada şekillendiği tartışma götürmez. Tahvil [Konversion] kavramı dahi, parasal alanda olduğu kadar teolojik alanda da geçerli ve sıkıntılı bir kavramdır. Parayı bir başka birime çevirip bozdururuz [konvertieren], Protestancılıktan Katolikçiliğe dönebiliriz [konvertieren]. Modern Çağ, Hristiyan öğretinin orta terimi vasıtasıyla teolojiyi kapitalizme dönüştürmeyi başaran bir Hristiyan Dön[dürme]- Modern Çağ [christliche Konversion- Neuzeit] olarak, harekete geçirir ve bunu kendisini bizzat şeytanî kapitalizm olarak aşmayı vaat eden şeytanî kapitalizm tarzında yapar. Kapitalizmin bir şeytanî kapitalizm olduğu aydınlatıcı bir bilgidir. Sympathy with the devil olmaksızın, kötü olanın ödüllendirilmesi olmaksızın, kötü dünyaya yerleşmeksizin, bu kötü dünyaya kült tarzında tapınıp onun tadını hazcı bir şekilde çıkarmaksızın – ki bu, Hıristiyan öğretiden gelen şeytanî kapitalizmin açıp ortaya koyduğu opsiyondur- barışçıl, şehvet ve haz dolu bir dünya tasavvur edilemez. Bu, kapitalizmin Hıristiyan din çemberinde gelişmiş olduğunun bir rastlantı olmadığını ifade eder. Nedenine gelince, kapitalizmin Theologie maudite [kafir, melun, lanetli teoloji] gibi bir şey olduğunu görmek gerekir. Dikkat edilirse yazarlar Weber’in kapitalizmin Kalvinist ruha aitliğini tekrar ederler ve bu kez “Hıristiyan din çemberi” kavramını kullanırlar. Edebiyat metinlerini ekonomi kitabı gibi okurlar. Faust’ta Mefisto’yu büyük bankacı yapan Goethe’dir, derler. Faust, Mefisto’ya “Sen de kimsin?” diye sorduğunda Mefisto’nun harika cevabı şudur: “Daima kötü olanı isteyip daima iyi olanı yaratan gücün bir parçasıyım.” Yazarlara göre bu, Adam Smith yorumundan başka bir şey değildir. Mefisto Adam Smith’i alegorileştirir ve Adam Smith şeytana aittir- fakat şeytan iyi olana sebep olur. Kısacası dünya kötüdür. Bu gerçekle nasıl yaşandığını, kötü dünyayla göz göze iyi bir teori ve yaşam sunumu nasıl yapılacağını göstermek şeytanî büyük bir fırsattır. Hepimizin sahip olmak istediği kıt ve az mallar, parayla boşa çıkarılabilirse, azlık ve darlık azalabilir.  Şeytanî dünya olarak kendisini bile deyilleyebilen şeytan, dünyasına veda etmektedir. Bizler kapitalizm olarak satanokraside [şeytan egemenliği] yaşıyoruz ki, bu şeytan artık şeytan olmadığından yani belirli bir şekilde kötülükten arındırıldığı için kötü bir şey değildir. Adam Smith’in ortaya koyduğu meşhur invisible hand [görünmez el] kavramı, bariz şekilde teolojik bir metafordur. Tanrının varoluşundan şüphelenmeyi öğrendik. Buna karşın mesela milli ekonominin bu invisible hand bağlamında imana hazır ve nazır oluşumuz ne kadar da güçlü ve kuvvetlidir! Kapitalizm, – invisible hand ya da “borçlar alacaklardır”- gibi kendi merkezi işleyişini veya hareketlerini gözleme sunmaz. Richard Wagner’in teolojik eseri Parsifal’de bu formüle edilmiştir: Kurtarıcıya kurtuluş. Kendini satanist yansıtan ve kötü olana gönüllü karışan kapitalizm, Spinozacılık dediğimiz şeyin paralel ekonomik varyantından başka bir şey olmayacaktır. Kapitalizmin iç dünyasında teolojik olarak nihai konuya varmış olururz: Peter: hen kai pan [Bir olan ve her şey, her şeyin birliği]. Tanrı daima bizimle değilse, o zaman para, tüm tasavvurlarımıza eşlik edebilmelidir. Ve bu iyidir de, demişlerdir. “Kurtuluş arzusundan kurtulmada kurtuluşun var olduğunu” ifade ettiler. Bu tartışmada kapitalist zihnin Hıristiyan gelenekten, teolojik düşün figürlerinden beslendiği fikri, hareket noktası gibi görünüyor. Ortaçağı’ın Hıristiyan öğretisine göre, faiz alma- ki kapitalist hiçbir ekonomi tarzı faizsiz olamaz- elbette ahlâksız, tabiri caizse şeytanî bir şeydi. Yazarlar Hıristiyanlıktaki yedi büyük günahı hatırlayarak, bu günahların kapitalist alametler bağlamında tabiri caizse sistemi işletip harekete geçiren temel erdemlere dönüştüğünü düşünürler. Biz de önceki bazı yazılarımızda yedi günah öğretisinin Batı edebiyatı içindeki yerine işaret etmiştik. Örneğin Oblomov’un tembelliği salt “endüstri toplumu karşısındaki feodal bey” anlamında mahkum edilmemiştir, fikrinde idik. Batı edebiyatında uygulanan ama Türk Roman kuramında pek dikkat edilmemiş bir Hıristiyanlık algısı bulunmakta. Hıristiyanlıkta 7 günah, toplumsal yapıyı bozan beşeri eylemler olarak ifade ediliyor. Süleyman’ın Özdeyişleri 6:16- 19 şöyle bildirir: “RAB’bin nefret ettiği iğrendiği yedi şey vardır: 1) Gururlu gözler, 2) Yalancı dil, 3) Suçsuz kanı döken eller, 4) Düzenbaz yürek, 5) Kötülüğe seğirten ayaklar, 6) Yalan soluyan yalancı tanık, 7) kardeşler arasında çekişme yaratan kişi.” Ancak, yedi ölümcül günah denildiğinde çoğu insanın aklına gelen liste bu değildir. 6’cı yüzyılda yaşayan Papa Büyük Gregorius’a göre, yedi günah: 1. Superbia: Gurur, kendini beğenmişlik; 2. Avaritia: Açgözlülük; 3. Luxuria: Şehvet düşkünlüğü; 4. Invidia: Kıskançlık, haset; 5. Gula: Oburluk; 6. Ira: Öfke; 7. Acedia: Tembellik, miskinlik. Batı edebiyatında 7 ölümcül günah ile paralel ilerleyen bir söylem var. “Pamuk Prenses ve 7 cüceler” masalında cücelerin günahlara benzetilmesinin anlamı budur. Annesi ölen Pamuk Prenses ölümden (büyücü kraliçeden) kurtulup cücelerin yaşadığı günah evine yerleşmek zorunda bırakılır. Öfke, hırs, kıskançlık, oburluk, şehvet, gurur, tembellik isim isim 7 günahı temsil eder. Prenses orada derin bir uykuya dalar. Onu uykudan kurtaracak olan ise günaha dalmamış “sevgilinin” öpücüğü olacaktır. Hıristiyan felsefe açısından “sevgi” ve ışık günahın karartıcı ve cehennemî belasını aşan bir erdemi temsil ediyor. Böylesi bir yaklaşımla Gonçarov’un Oblomov adlı eseri açıkça ifade edilmemiş olsa da yedinci günahı: Tembelliği [Acedia] tasvir edecektir. Yazarlar da meseleye bu cenahtan bakıyorlar. Kıskançlık, hem üreticilerde hem de tüketicilerde rekabeti kızıştırır, diyorlar. “Greed is good [Tamah iyidir] denilir. Wallstreet adlı Hollywoood filminde” diye bir cümle kullanıyorlar. İnternetin biraz gayretle [Superbia ya da Avaritia] ile ilerlediğinden bahsediyorlar. Kapitalist dinin üç özelliğinden bahsediyorlar: 1. Kapitalist din, ilkin saf tapınma dinidir. Yani hiçbir dogma bilgisi ve teolojisi yoktur; 2. Bu kült veyahut tapınma, daimîdir, işyeri mesai saatlerine dair kanunlar bu görüşe karşı çıksa dahi hiçbir tatil gününü bilmez ve tanımaz; 3. Bu kült ya da tapınma, kurtarıcı veya barıştırıcı değildir; aksine borçlandırıcıdır.

Tartışmanın ikinci konusu kapitalizmin içinden çıkılıp çıkılamayacağı meselesidir. Bu noktada aslında birinci tartışmanın içeriği ile bağlanmış durumdayız. Kapitalizm ilahi dahası satanist bir şeydir ama satan kötülüğünden arındığı için kapitalizm iyidir, demişlerdi. Genellikle Batı filozofları kendi ürettikleri teknoloji/ bilgi felsefesi/ uygarlık/ kapitalizm/ ideoloji yapılarını eleştirmekte oldukça başarılı görünüyorlar. Örneğin Heidegger’in teknolojinin yapısı hakkında eleştirileri bu kapsamdadır. Ancak bu yapılardan nasıl çıkılacağı noktasında bir çaresizlik hissi oluşturmaktadırlar; eleştiri yapıların egemenliğini gizlemeye yaramaktadır. Heidegger’e göre teknoloji kötüdür, ama içinden çıkılamazdır. O’nun 1969’da verdiği bir televizyon mülakatında “Teknolojiye karşı değilim. Hiçbir zaman teknoloji aleyhinde de konuşmadım. Ben bunun yerine şöyle bir teşebbüste bulundum: teknolojinin özünü [Wesen] anlamak” dediği aktarılmaktadır. Zimmerman, Heidegger’in insanlığın teknolojik sisteme, giderek teknolojik sistemin aygıtlarına zincirlendiğini dile getirdikten sonra bu sistemin bizim için vazgeçilmez birşey olduğunu da teslim eder; bu yüzden teknolojiye gözü kapalı saldırmamamız ya da onu şeytan işi olarak görmememiz gerekir. Biz teknolojinin kölesi haline gelmiş olsak bile, köleleşmiş kalamayız. Bu nedenle Heidegger’in “teknolojik aygıtları olmaya bırakmak” gerektiğini söylediğini vurgular (ZİMMERMAN, 2011: 377- 378). İlahi Kapitalizm adlı kitapta da felsefecilerin geldiği nokta burada kilitleniyor. Yazarlar kapitalist ilişkilerin refleksiyonuna paralel olarak güçlü bir şekilde temsil edilmiş, ütopik ve aynı zamanda anti-kapitalist bir literatürden bahseder. Ancak onlar,  anti-kapitalist literatürün eleştirilerinde reel kapitalizme karşı ütopik bir kapitalizm taslağı verdiğinden de bahsediyor. KapitalizminThomas Morus, Saint Simon’a kadar götürülebilecek anti-kapitalist enerjileri bile kendi değirmenine su olarak taşıdığını ifade etmekteler. Gerçekten Simon kapitalist eleştirisi içinde banka ve faiz reelinden kopamamıştı. Bu yazarlar da kapitalist eleştirinin imkansızlığını ileri sürerken “Bütün faiz sisteminin kaldırılması gerekecek ve bütün kültüre ve topluma bambaşka bir zaman dokusu hakim olacak” demektedirler. Protestanlaşma faiz ile ilintilidir. Aşılmaz gelen husus da budur. Bir bütün olarak kapitalizmi terk etmek ne anlama gelir? diye sorarlar. Böyle bir şeyi düşünmeyi gerektirecek teorik ufuk herhangi bir yerde var mı? Bu soru Müslümanların Protestanlaşması meselesi çerçevesinde kapitalizme eleştirel yaklaşan aydınlarımız için de doğru bir gösteren oluyor. Sermaye en büyük sanatçıdır, diyorlar. Gerçekten de kapitalizm, kendi mekan ve tapınaklarını içindeki metalarla tasarlayıp sunuyor. Bu çerçevede örneğin AVM (tapınak) eleştirisi yapan İslamcı aydın, AVM karşısında bir mekan, bir Müslüman pazar, bir tüketim modeli, geçinme biçimi, faizsiz bir iktisadî döngü koyamadığı ölçüde enerjisinin kapitalizm tarafından emilmesine boyun eğmiş oluyor. Çünkü söyledikleri kapitalist tüketim yapıları içinde “değerleniyor.” Müslüman adamın tekil kurtuluşu ya da kapitalist biçimden yalıtılmışlığı çözüm olmamaktadır. Yazarlar kapitalist eleştirisinin aslında belirli halkların ve bölgelerin kapitalizm alanından dışlanmasının eleştirisi olduğunu söylerler. Yani para akışlarından dışlanmış bütün halkların ve bölgelerin kapitalizmin dünyasına dahil edilmelerini talep ederler. Slovaj Zizek’in gibi tezler, yeniden büyüleme programının bir parçasıdır, derler. Artık diyorlar, dünyanın hiçbir yerinde işçiler ve isyan eden mazlumlar olmayacak! Bu söz, Müslümanların kapitalist yapılar karşısında alternatif üretememeleri nedeniyle doğru sayılmalıdır. Müslümanlar kapitalist dünyaya eklemlenme fikrinde olmadıklarında da İslamî ilkelerin hayata geçişi hususunda ertelemeci bir zihniyetle yaşıyorlar.

Anlaşılacağı üzere Müslümanların kapitalistleşmesi- Protestanlaşması kavramı kapitalist ruh ile ilintisiz bir mecrada yürümektedir. İslam dininin getirdiği ilke ve ibadet ritüelleri de bu Protestanlaşmanın imkâna çıkmasını engelleyecek nitelikler taşıyor. Örneğin faiz reforme edilemez bir hükümdür; faizsiz bir toplum teorisi için ise hiçbir hazırlık bulunmamaktadır. Müslümanların hem Protestanlaşamamaları ve hem de kapitalizmin ilahi özünden kurtulamamaları İslam dininin İktisadî bakışını üretememelerinden kaynaklanıyor. İslam’ın İlahi Kapitalizme karşı ileri süreceği KIST kavramı çerçevesinde iktisat (kıst- kıstas- iktisat- muksit-kast- taksit- kesat- maksat) meselelerini ilahileştirdiği unutulmuş gibidir.

- JONGEN Marc, İlahi Kapitalizm, Avesta yayınları, 2010

- WEBER Max, Protestan Ahlâkı ve kapitalizmin Ruhu, Hil yayınları, 1985

- ZİMMERMAN Michael E., Heidegger Modernleşmeyle Hesaplaşma, Paradigma Yayınları, 2011

Lütfi Bergen, Edebistan, 22.09.2012 

  • Açıklama
    • Kendi totalitesinde ve sahte alternatifsizliğinde küresel kapitalizm, bir dinsel kült karakteri edindi. Para, dünyanın en iç ve derin hareket ilkesi olarak tanrının yerine geçti. Bir zamanlar dinin hakimiyet alanındaki görevler, kapitalist rekabete, aynı zamanda bakım ve şımartma sistemine geçti. Boris Groys, Jochen Hörisch, Thomas Macho, Peter Sloterdijk ve Peter Weibel gibi çağımızın beş öncü teorisyeni bu ve benzeri tezler üzerine tartışıp, çağımız kapitalist pratiğin dünya dinlerinin geleneklerine ve söylemlerine olan devamlılıklarını, işlevsel eşdeğerliklerini ifşa ederler. Akademik bir söyleşiden ziyade, şuanki Kapitalist kültürümüze dair çeşitli seslerden ve açılardan oluşan bir felsefi yorum ortaya koyulmuştur.

      İlahî Kapitalizm

      Boris Groys, Jochen Hörisch, Thomas Macho, Peter Sloterdijk ve Peter Weibel’in para, tüketim, sanat ve tahribat üzerine söyleşileri Marc Jongen tarafından kitaba çevrilip Avesta yayınları tarafından 2010 yılında Türkçede yayınlandı. Kitabı okumaya başlayınca bizdeki İslamcılık tartışmalarında kullanılan “Protestanlaşma” tabirinin meselelerimizi ifadede çok yabancı kaldığı ortaya çıkıyor. Türkiye’de “Müslümanların Protestanlaşması” kavramından bahsedenler genellikle İslam’ın dünya kapitalizmine uyumu perspektifine vurgu yapıyorlar. Bu görüş sahiplerine göre modernleşmeye kendi hakikat ve hayat biçimi bağlamında sadece İslam’ın karşı koyma kapasitesi vardır. Oysa “dünya sistem, İslam’ı Protestanlaştırarak onun mevcut duruma uyum sağlamasını, ‘evcilleşmesini’ politize etmektedir.” İslam- Protestanlık üzerine yapılan analizlerin bir kısmı budur. İkinci bir yöneliş ise Müslümanların banka, faiz, sigorta gibi reel hayat içindeki kurumları aşamamaları, hatta bu kurumları sahiplenerek “güç” devşirmeleri ve böylece “burjuva”laşmalarıdır. Protestanlaşmadan bahsedenler “asketik/ çileci” bir emek ve tasarruf sınıfını görmüş değildirler. Tam tersine İslam- para ilişkilerinde geleneksel yaklaşımları “yeni içtihatlar” ile aşanların kapitalist zihniyeti kurduğu fikrinden hareket etmektedirler. İki görüşün de kendisinden hareket ettiği veriler, bazı Müslümanların iktidar paralelinde hareket ederek para ile buluştuklarına dair gözlemlerdir. Bu yazarlar kapitalizmin “sınırsız kâr” zihniyeti ile belirginleştiği fikrine savrulmuş durumdalar. Weber için “Protestan zihniyeti” bizatihi “zenginleşme zihnî” şeklinde görülmemektedir. Aslında Müslümanların Protestanlaşması’ndan bahsedenler Müslüman toplumda zenginliğe yönelmiş felsefî birikime işaret etmemektedirler. Tam tersine iktidar mekanizmasında Müslümanların yer almasından kaynaklanan bir zenginleşmeden hareketle “Protestanlaşma”yı göstermektedirler.

      Oysa Protestanlaşmanın Weber açısından anlamlandırılması salt zenginliğin elde edilmesi ile değerlendirilmemiştir. Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu kitabında Weber, kapitalist ruhu önceki dönemde kazanma güdüsü bilinmediği ya da gelişmemiş olduğu ya da auri sacra fames (altına duyulan lanetli açlık) – para hırsının çağdaş romantiklerin inanmak istedikleri gibi, burjuva kapitalizminin özel alanından daha zayıf olduğu şeklinde bir “fark”a yaslamaz. Kapitalist ruh ile kapitalizm öncesi ruhun farkı burada yani para kazanma güdüsünün çeşitli biçimde gelişmesi değildir. Weber’e göre auri sacra fames – altına duyulan lanetli açlık, bildiğimiz insanlık tarihi kadar eskidir. Fakat güdü olarak kendilerini koşulsuzca ona adayanların “yelkenlerini yaksa da, kazanmak için cehennemden geçmeyi isteyen” Hollandalı kaptanlar gibi tek- tük olmadıklarını ifade eder. Kapitalist ruhun bir kitle kavramı olarak ortaya çıkmasına dayanan anlayışın temsilcilerinde bulunduğunu söyler. Maceracı kapitalist kazanç, prenslik içinde devlet memurluğu yolları ile kâr getirecek düşünme biçimi her yerde vardır. Weber’e göre “kapitalizm öncesinden” anlaşılan, sabit bir iş alanında ussal sermaye kullanımında ve ekonomik ilişkileri değiştirmede belirleyici güç olmamayı, kapitalist emek örgütünün olmamasıdır (WEBER, 1985: 45- 46). Bizde Protestanlaşma algısı ne kitle ruhu gözetir, ne meslek sahibi olmayı kurtuluş için temel kılar, ne de işle ödevlendirilmişlik fikrine aidiyet içindedir. Ayrıca “Protestan” kavramı “protesto eden” kavramı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Müslümanların Protestanlaşması, bir itiraz anlamı ihtiva etmez. Bu kavramı kullananlar, sermaye sahibi olan Müslümanların sekülerleştiği fikrine yaslanır. Oysa Protestan, sermaye sahipliğine protestosu nedeniyle sahip olmuştur. Salt kazanç Protestanlaşma değildir.

      Weber’in işaret ettiği de, para kazanma güdüsünün tek başına “kapitalist ruh- Protestanlaşma” olmadığı ile ilgilidir. Dolayısıyla “Müslümanların Protestanlaşması” ile ilgili yazıların sadece zenginleşme öğelerine sahipliği Protestanlaşma şeklinde algıladan hareket etmesi, meselenin kavranılmasını güçleştirmektedir. Weber, Protestan etik ile ilgili, geçici olarak işçiden örnek verir. Weber’e göre çağdaş kapitalizm, insan emeğinin üretkenliğini onun yoğunluğunu arttırarak işe girdiği her yerde, kapitalizm öncesi ekonomik emeğin yönlendirici eğiliminin sonsuz derecede inatçı karşı koyması ile karşılaşmıştır. Bu durumda ücreti yükselterek kazanma güdüsüne yapılan uyarı sonuçsuz kaldığına göre hemen tersi yol denenmelidir: Ücreti düşürerek, işçiyi, eski kazancına ulaşabilmesi için daha çok çalışmaya zorlamak. Ancak Weber’e göre düşük ücret ile ucuz emek hiçbir biçimde aynı değildir. Bu nedenle Kalvinist ruh, düşük ücretin üretken olduğu inancını tekrar etmiştir, yani “iş artırılmıştır.” Müslüman Prorestanlaşma kavramını kullananların dikkat etmediği ayrıntı, Kalvinistlerin ücreti düşürürken dayandıkları inancın/ruhun nasıl olup da toplumsal taban bulduğu sorusunda gizlidir. Weber bu sorunsalı Pietist bir geçmişi olanların “işe karşı ödevlendirilmiş olma” temel davranışını hissetmesi ile açıklar. Kârları ve daha fazlasını hesaplayan güçlü bir ekonomi ile aklı başında bir öz denetim ve olağan dışı bir üretme yeteneğini yükselten ölçülülük ile birleşmiş olarak ortaya çıkar. Kapitalizmin ilerlemesine yarayan ve işi kendi içinde amaç olarak, “meslek olarak” gören anlayıştan bahsetmiştir. Müslüman Prorestanlaşma hakkında düşünce verenlerin Türkiye’de zenginleşmeye uğrayan Müslümanları “sosyal etik”, “işe görevlendirilmiş olma”, “kendi içinde amaç olarak meslek” gibi Weberyen kavramları teşhis ederek analiz getirdiklerinden bahsedilemeyecektir.

      İlahi Kapitalizm kavramına dönmeliyiz. Boris Groys, Jochen Hörisch, Thomas Macho, Peter Sloterdijk ve Peter Weibel’in tartışması Weber’in “üretimin ilahiliği” meselesini tersyüz ederek ilerlemektedir diyebiliriz. Yazarların birinci meselesi kapitalizmin ilahi özü hakkındadır. İkinci tartışma konusunu daha sonra zikredeceğiz.

      Tartışan yazarlar artık kapitalist etiğin üreticiden tüketiciye kaydığını düşündüren yeni söylemler getiriyorlar. Bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Bu da dünyevîleşme ile kutsallaşma arasındaki karışıp kaynaşma sayesinde olmuştur. Yani diyorlar ki, “ilahî kapitalizm, ilahî tüketim, ilahî meta” olarak bir kutsal üçleme dünyayı sarmıştır. Tanrı ölmüştür, fakat bilinç dışında yaşamaya devam etmektedir. Klasik kapitalizm üretim teorisi üzerine kurulmuştu. Bugün ise bambaşka bir şey yani tüketim [harcama: Konsumption] krizi yaşanmaktadır. Yani tanrısal vücut bulmanın [inkarnation] yamyamca mantığını tüketimde buluruz yeniden. Bir nesne tüketilerek yiyip bitirilir ki bu, tüketimin özüdür. Bir şey satın almak için artık hiç paramız yoksa, metanın bu kutsal işlevi yerine getirilemez. Metanın bu kutsanması Marks’ın, meta dünyasının “dini dünyanın müphem ve karanlık bölgesi”ne ulaştığını söylemesine yol açmıştır. Meta alımı, kendiliğinden teolojik bir görüntü alır. Yina yazarlara göre Weber’in üretimde bulduğu sosyal etik bu kez tüketici kimliğinde yer değiştirmiştir. Eskidan tüketicilerin ne alacakları hakkında bir fikirleri vardı, uzmandılar ve aldıkları şeyi tenkit edebiliyorlardı. Günümüzde ise, bir ürünün ne olduğu insanlara moleküler boyutlara kadar anlatılır ama bu dikkate alınmaz. Eğer bu sigarayı içersen ölürsün, denilebilir ve bu tüketici için fark etmez; yine satın alır. Tüketici, fiiliyatta yetkili, bilgili tüketici olarak tahttan- taçdan feragat etmiştir, tamamen yetkisiz ve bilgisizdir. Firmalar tüketiciye derler ki, “Markalı bir malı satın alırsan, o zaman güvenceye sahip olabilirsin. Kaliteyi garantiliyoruz.” Tanrıya güven ilk ve temel dinî edim iken bu işi günümüzde başka biri, yani bizzat firma almıştır. We believe in God [Tanrıya inanırız] denirken şimdi dolar banknotu üzerinde In God we trust [Tanrıya güveniriz] sözü yazılıdır. Bu ilahi kapitalizmin güven kazandırıcı bir tedbiridir. Credo [inanmak, güvenmek] fiilinden türeyen krediyi alırız. Borçluyuz, inançlıyız. Bu kavramların tamamen teolojik manada şekillendiği tartışma götürmez. Tahvil [Konversion] kavramı dahi, parasal alanda olduğu kadar teolojik alanda da geçerli ve sıkıntılı bir kavramdır. Parayı bir başka birime çevirip bozdururuz [konvertieren], Protestancılıktan Katolikçiliğe dönebiliriz [konvertieren]. Modern Çağ, Hristiyan öğretinin orta terimi vasıtasıyla teolojiyi kapitalizme dönüştürmeyi başaran bir Hristiyan Dön[dürme]- Modern Çağ [christliche Konversion- Neuzeit] olarak, harekete geçirir ve bunu kendisini bizzat şeytanî kapitalizm olarak aşmayı vaat eden şeytanî kapitalizm tarzında yapar. Kapitalizmin bir şeytanî kapitalizm olduğu aydınlatıcı bir bilgidir. Sympathy with the devil olmaksızın, kötü olanın ödüllendirilmesi olmaksızın, kötü dünyaya yerleşmeksizin, bu kötü dünyaya kült tarzında tapınıp onun tadını hazcı bir şekilde çıkarmaksızın – ki bu, Hıristiyan öğretiden gelen şeytanî kapitalizmin açıp ortaya koyduğu opsiyondur- barışçıl, şehvet ve haz dolu bir dünya tasavvur edilemez. Bu, kapitalizmin Hıristiyan din çemberinde gelişmiş olduğunun bir rastlantı olmadığını ifade eder. Nedenine gelince, kapitalizmin Theologie maudite [kafir, melun, lanetli teoloji] gibi bir şey olduğunu görmek gerekir. Dikkat edilirse yazarlar Weber’in kapitalizmin Kalvinist ruha aitliğini tekrar ederler ve bu kez “Hıristiyan din çemberi” kavramını kullanırlar. Edebiyat metinlerini ekonomi kitabı gibi okurlar. Faust’ta Mefisto’yu büyük bankacı yapan Goethe’dir, derler. Faust, Mefisto’ya “Sen de kimsin?” diye sorduğunda Mefisto’nun harika cevabı şudur: “Daima kötü olanı isteyip daima iyi olanı yaratan gücün bir parçasıyım.” Yazarlara göre bu, Adam Smith yorumundan başka bir şey değildir. Mefisto Adam Smith’i alegorileştirir ve Adam Smith şeytana aittir- fakat şeytan iyi olana sebep olur. Kısacası dünya kötüdür. Bu gerçekle nasıl yaşandığını, kötü dünyayla göz göze iyi bir teori ve yaşam sunumu nasıl yapılacağını göstermek şeytanî büyük bir fırsattır. Hepimizin sahip olmak istediği kıt ve az mallar, parayla boşa çıkarılabilirse, azlık ve darlık azalabilir.  Şeytanî dünya olarak kendisini bile deyilleyebilen şeytan, dünyasına veda etmektedir. Bizler kapitalizm olarak satanokraside [şeytan egemenliği] yaşıyoruz ki, bu şeytan artık şeytan olmadığından yani belirli bir şekilde kötülükten arındırıldığı için kötü bir şey değildir. Adam Smith’in ortaya koyduğu meşhur invisible hand [görünmez el] kavramı, bariz şekilde teolojik bir metafordur. Tanrının varoluşundan şüphelenmeyi öğrendik. Buna karşın mesela milli ekonominin bu invisible hand bağlamında imana hazır ve nazır oluşumuz ne kadar da güçlü ve kuvvetlidir! Kapitalizm, – invisible hand ya da “borçlar alacaklardır”- gibi kendi merkezi işleyişini veya hareketlerini gözleme sunmaz. Richard Wagner’in teolojik eseri Parsifal’de bu formüle edilmiştir: Kurtarıcıya kurtuluş. Kendini satanist yansıtan ve kötü olana gönüllü karışan kapitalizm, Spinozacılık dediğimiz şeyin paralel ekonomik varyantından başka bir şey olmayacaktır. Kapitalizmin iç dünyasında teolojik olarak nihai konuya varmış olururz: Peter: hen kai pan [Bir olan ve her şey, her şeyin birliği]. Tanrı daima bizimle değilse, o zaman para, tüm tasavvurlarımıza eşlik edebilmelidir. Ve bu iyidir de, demişlerdir. “Kurtuluş arzusundan kurtulmada kurtuluşun var olduğunu” ifade ettiler. Bu tartışmada kapitalist zihnin Hıristiyan gelenekten, teolojik düşün figürlerinden beslendiği fikri, hareket noktası gibi görünüyor. Ortaçağı’ın Hıristiyan öğretisine göre, faiz alma- ki kapitalist hiçbir ekonomi tarzı faizsiz olamaz- elbette ahlâksız, tabiri caizse şeytanî bir şeydi. Yazarlar Hıristiyanlıktaki yedi büyük günahı hatırlayarak, bu günahların kapitalist alametler bağlamında tabiri caizse sistemi işletip harekete geçiren temel erdemlere dönüştüğünü düşünürler. Biz de önceki bazı yazılarımızda yedi günah öğretisinin Batı edebiyatı içindeki yerine işaret etmiştik. Örneğin Oblomov’un tembelliği salt “endüstri toplumu karşısındaki feodal bey” anlamında mahkum edilmemiştir, fikrinde idik. Batı edebiyatında uygulanan ama Türk Roman kuramında pek dikkat edilmemiş bir Hıristiyanlık algısı bulunmakta. Hıristiyanlıkta 7 günah, toplumsal yapıyı bozan beşeri eylemler olarak ifade ediliyor. Süleyman’ın Özdeyişleri 6:16- 19 şöyle bildirir: “RAB’bin nefret ettiği iğrendiği yedi şey vardır: 1) Gururlu gözler, 2) Yalancı dil, 3) Suçsuz kanı döken eller, 4) Düzenbaz yürek, 5) Kötülüğe seğirten ayaklar, 6) Yalan soluyan yalancı tanık, 7) kardeşler arasında çekişme yaratan kişi.” Ancak, yedi ölümcül günah denildiğinde çoğu insanın aklına gelen liste bu değildir. 6’cı yüzyılda yaşayan Papa Büyük Gregorius’a göre, yedi günah: 1. Superbia: Gurur, kendini beğenmişlik; 2. Avaritia: Açgözlülük; 3. Luxuria: Şehvet düşkünlüğü; 4. Invidia: Kıskançlık, haset; 5. Gula: Oburluk; 6. Ira: Öfke; 7. Acedia: Tembellik, miskinlik. Batı edebiyatında 7 ölümcül günah ile paralel ilerleyen bir söylem var. “Pamuk Prenses ve 7 cüceler” masalında cücelerin günahlara benzetilmesinin anlamı budur. Annesi ölen Pamuk Prenses ölümden (büyücü kraliçeden) kurtulup cücelerin yaşadığı günah evine yerleşmek zorunda bırakılır. Öfke, hırs, kıskançlık, oburluk, şehvet, gurur, tembellik isim isim 7 günahı temsil eder. Prenses orada derin bir uykuya dalar. Onu uykudan kurtaracak olan ise günaha dalmamış “sevgilinin” öpücüğü olacaktır. Hıristiyan felsefe açısından “sevgi” ve ışık günahın karartıcı ve cehennemî belasını aşan bir erdemi temsil ediyor. Böylesi bir yaklaşımla Gonçarov’un Oblomov adlı eseri açıkça ifade edilmemiş olsa da yedinci günahı: Tembelliği [Acedia] tasvir edecektir. Yazarlar da meseleye bu cenahtan bakıyorlar. Kıskançlık, hem üreticilerde hem de tüketicilerde rekabeti kızıştırır, diyorlar. “Greed is good [Tamah iyidir] denilir. Wallstreet adlı Hollywoood filminde” diye bir cümle kullanıyorlar. İnternetin biraz gayretle [Superbia ya da Avaritia] ile ilerlediğinden bahsediyorlar. Kapitalist dinin üç özelliğinden bahsediyorlar: 1. Kapitalist din, ilkin saf tapınma dinidir. Yani hiçbir dogma bilgisi ve teolojisi yoktur; 2. Bu kült veyahut tapınma, daimîdir, işyeri mesai saatlerine dair kanunlar bu görüşe karşı çıksa dahi hiçbir tatil gününü bilmez ve tanımaz; 3. Bu kült ya da tapınma, kurtarıcı veya barıştırıcı değildir; aksine borçlandırıcıdır.

      Tartışmanın ikinci konusu kapitalizmin içinden çıkılıp çıkılamayacağı meselesidir. Bu noktada aslında birinci tartışmanın içeriği ile bağlanmış durumdayız. Kapitalizm ilahi dahası satanist bir şeydir ama satan kötülüğünden arındığı için kapitalizm iyidir, demişlerdi. Genellikle Batı filozofları kendi ürettikleri teknoloji/ bilgi felsefesi/ uygarlık/ kapitalizm/ ideoloji yapılarını eleştirmekte oldukça başarılı görünüyorlar. Örneğin Heidegger’in teknolojinin yapısı hakkında eleştirileri bu kapsamdadır. Ancak bu yapılardan nasıl çıkılacağı noktasında bir çaresizlik hissi oluşturmaktadırlar; eleştiri yapıların egemenliğini gizlemeye yaramaktadır. Heidegger’e göre teknoloji kötüdür, ama içinden çıkılamazdır. O’nun 1969’da verdiği bir televizyon mülakatında “Teknolojiye karşı değilim. Hiçbir zaman teknoloji aleyhinde de konuşmadım. Ben bunun yerine şöyle bir teşebbüste bulundum: teknolojinin özünü [Wesen] anlamak” dediği aktarılmaktadır. Zimmerman, Heidegger’in insanlığın teknolojik sisteme, giderek teknolojik sistemin aygıtlarına zincirlendiğini dile getirdikten sonra bu sistemin bizim için vazgeçilmez birşey olduğunu da teslim eder; bu yüzden teknolojiye gözü kapalı saldırmamamız ya da onu şeytan işi olarak görmememiz gerekir. Biz teknolojinin kölesi haline gelmiş olsak bile, köleleşmiş kalamayız. Bu nedenle Heidegger’in “teknolojik aygıtları olmaya bırakmak” gerektiğini söylediğini vurgular (ZİMMERMAN, 2011: 377- 378). İlahi Kapitalizm adlı kitapta da felsefecilerin geldiği nokta burada kilitleniyor. Yazarlar kapitalist ilişkilerin refleksiyonuna paralel olarak güçlü bir şekilde temsil edilmiş, ütopik ve aynı zamanda anti-kapitalist bir literatürden bahseder. Ancak onlar,  anti-kapitalist literatürün eleştirilerinde reel kapitalizme karşı ütopik bir kapitalizm taslağı verdiğinden de bahsediyor. KapitalizminThomas Morus, Saint Simon’a kadar götürülebilecek anti-kapitalist enerjileri bile kendi değirmenine su olarak taşıdığını ifade etmekteler. Gerçekten Simon kapitalist eleştirisi içinde banka ve faiz reelinden kopamamıştı. Bu yazarlar da kapitalist eleştirinin imkansızlığını ileri sürerken “Bütün faiz sisteminin kaldırılması gerekecek ve bütün kültüre ve topluma bambaşka bir zaman dokusu hakim olacak” demektedirler. Protestanlaşma faiz ile ilintilidir. Aşılmaz gelen husus da budur. Bir bütün olarak kapitalizmi terk etmek ne anlama gelir? diye sorarlar. Böyle bir şeyi düşünmeyi gerektirecek teorik ufuk herhangi bir yerde var mı? Bu soru Müslümanların Protestanlaşması meselesi çerçevesinde kapitalizme eleştirel yaklaşan aydınlarımız için de doğru bir gösteren oluyor. Sermaye en büyük sanatçıdır, diyorlar. Gerçekten de kapitalizm, kendi mekan ve tapınaklarını içindeki metalarla tasarlayıp sunuyor. Bu çerçevede örneğin AVM (tapınak) eleştirisi yapan İslamcı aydın, AVM karşısında bir mekan, bir Müslüman pazar, bir tüketim modeli, geçinme biçimi, faizsiz bir iktisadî döngü koyamadığı ölçüde enerjisinin kapitalizm tarafından emilmesine boyun eğmiş oluyor. Çünkü söyledikleri kapitalist tüketim yapıları içinde “değerleniyor.” Müslüman adamın tekil kurtuluşu ya da kapitalist biçimden yalıtılmışlığı çözüm olmamaktadır. Yazarlar kapitalist eleştirisinin aslında belirli halkların ve bölgelerin kapitalizm alanından dışlanmasının eleştirisi olduğunu söylerler. Yani para akışlarından dışlanmış bütün halkların ve bölgelerin kapitalizmin dünyasına dahil edilmelerini talep ederler. Slovaj Zizek’in gibi tezler, yeniden büyüleme programının bir parçasıdır, derler. Artık diyorlar, dünyanın hiçbir yerinde işçiler ve isyan eden mazlumlar olmayacak! Bu söz, Müslümanların kapitalist yapılar karşısında alternatif üretememeleri nedeniyle doğru sayılmalıdır. Müslümanlar kapitalist dünyaya eklemlenme fikrinde olmadıklarında da İslamî ilkelerin hayata geçişi hususunda ertelemeci bir zihniyetle yaşıyorlar.

      Anlaşılacağı üzere Müslümanların kapitalistleşmesi- Protestanlaşması kavramı kapitalist ruh ile ilintisiz bir mecrada yürümektedir. İslam dininin getirdiği ilke ve ibadet ritüelleri de bu Protestanlaşmanın imkâna çıkmasını engelleyecek nitelikler taşıyor. Örneğin faiz reforme edilemez bir hükümdür; faizsiz bir toplum teorisi için ise hiçbir hazırlık bulunmamaktadır. Müslümanların hem Protestanlaşamamaları ve hem de kapitalizmin ilahi özünden kurtulamamaları İslam dininin İktisadî bakışını üretememelerinden kaynaklanıyor. İslam’ın İlahi Kapitalizme karşı ileri süreceği KIST kavramı çerçevesinde iktisat (kıst- kıstas- iktisat- muksit-kast- taksit- kesat- maksat) meselelerini ilahileştirdiği unutulmuş gibidir.

      - JONGEN Marc, İlahi Kapitalizm, Avesta yayınları, 2010

      - WEBER Max, Protestan Ahlâkı ve kapitalizmin Ruhu, Hil yayınları, 1985

      - ZİMMERMAN Michael E., Heidegger Modernleşmeyle Hesaplaşma, Paradigma Yayınları, 2011

      Lütfi Bergen, Edebistan, 22.09.2012 

      ISBN
      :
      9786055585211
      Boyut
      :
      13,5x19,5
      Sayfa Sayısı
      :
      72
      Basım Yeri
      :
      İstanbul
      Baskı
      :
      1
      Basım Tarihi
      :
      2010
      Çeviren
      :
      Mesut Keskin
      Dili
      :
      Türkçe
  • Yorumlar
    • Yorum yaz
      Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat
UA-179024399-1