E-posta adresi: Şifre :
avesta yayınevi

sepetSepetiniz | Satınalın












Hasanpaşa Hanı'nda Leyla Zana'yla... (Soldan sağa) Abdullah Keskin, Leyla Zana, Carol Prunhuber, Fahriye Adsay



Qasimlo ve Yılmaz Güney Diyarbekir'deydi


Venezuellalı gazeteci Carol Prunhuber, 18 Mayıs 2010 günü, Diyarbakır'da bu yıl ilki düzenlenen TÜYAP Kitap Fuarı'nda okurlarıyla bir araya geldi. Avesta'nın düzenlediği etkinlikte Prunhuber, Abdurrahman Qasimlo ve Yılmaz Güney'i anlattı. "Kürdistan'ı Düşlerken Kürt Rahman'ın Tutkusu ve Ölümü" adlı kitabı, Türkçeye de çevrilen (Avesta, 2009) Carol Prunhuber'in konuşma metnini yayımlıyoruz.

Diyarbekir, 18 Mayıs 2010

Kürt meselesi ile tanışmam 1982 yılında Cannes Film Festivalinde Yol filmi vasıtasıyla oldu. Film için bir davetiye almış ancak davetiyenin tamamını okumamıştım. Festival sarayına gidip daveti okuduğumda şok oldum, üzerinde "gece elbisesi" yazıyordu. Ben ve arkadaşlarım ise şortluyduk, çünkü öncesinde kumsaldaydık. Hemen koşarak dışarı çıkıp, kalmakta olduğumuz evin yokuşlarını tırmanan bir taksiye atladık. Eve koştuk, giysilerimizi değiştirdik ve Cannes'ın yokuşlarından aşağıya inerken içinde makyajımızı yaptığımız taksiye geri döndük. Taksi, film sarayının kırmızı halısının önünde gıcırdayarak durdu. Film yeni başlamıştı. İçeriye giren sadece bizdik. Lobiye girerken kamera ışıkları bize dönmeye başladı.
Arkadaşıma,"Sanırım bizi Türk oyuncularla karıştırdılar. Biz yanlış yoldan gelmişiz!" dedim. O ise şöyle karşılık verdi: "Sen sadece yürümeye devam et, yürü!" Merdivenleri çıkıp davetiyelerimizi görevliye gösterdiğimde bana bakarak: "Hanımefendi yanlış kapıdan girmişsiniz" dedi. Adama yalvardım: "Beyefendi çok kötü bir gün geçirdim, lütfen bizi geri göndermeyin." Bana göz kırpıp, gülümsedi:
"Pekâlâ girin, ama bunu bir daha yapmayın." Rahatlamış bir şekilde teşekkür edip içeriye geçtik.
Hemen filmin güzelliği ve dramasına kaptırdık kendimizi ve öğrendik ki film Türkiye ve de Kürtlerle ilgiliymiş. Film tren düdüğü ve gıcırtılarıyla sona erdi, ışıklar yandı, salon ayakta alkışlıyordu ve yönetmen bizim bulunduğumuz yerden birkaç sıra aşağıda yumruğu havada ayağa kalkarak seyircilerin tezahüratlarına karşılık verdi.
Yönetmenin arkasından yürüyerek dışarı çıktık ve ben bir şekilde Kürtlerle bir şeylerin gelişeceğini biliyordum. Ertesi gün, bana Yol ve Yılmaz Güney'in inanılmaz hikayesini anlatan İngiliz Film Enstitüsü başkanıyla tanıştım. Birkaç gün sonra bir İngiliz gazeteci kendisine yardım etmemi istedi. Yılmaz Güney'le röportaj yapacaktı ancak kendisi Fransızca bilmiyor, Yılmaz'ın çevirmeni ise İngilizce bilmiyordu. Böylece ben çevirmenin çevirmeni olacaktım. Gazeteciyle beraber, Yılmaz ile ilgili bilgi edinmek için prodüktör bürosuna gittik ve videoda iki filmini daha izleme olanağı bulduk: Sürü ve Umut. Bundan böyle artık Yılmaz'ın tam bir hayranıydım ve de az sonra onunla tanışacaktım.
Ertesi gün Cannes'da röportajın gerçekleşmekte olduğu bir daireye gittim. Bir koruma tarafından arandık ve odanın gazetecilerle dolu olduğunu görünce şaşırdım. Yılmaz'ın fotoğraflarını çeken insanları ve güzel eşini görebiliyordum. Ropörtajın sonunda Yılmaz'a bir soru sorup soramayacağımı söyledim. Kendisine İngiliz değil Venezuellalı olduğumu söyledim. Aniden bir çığlık attı: "Ben eğer sizin Venezuellalı olduğunuzu bilseydim, ropörtaj farklı olurdu. Latin Amerika, Üçüncü Dünya ülkeleri arasında dayanışma…." Arkasından telefon numaramı isteyip kapıya kadar bana eşlik etti. Birkaç gün sonra Altın Palmiye ödülünü aldı ve birkaç hafta sonra da asistanından bir telefon aldım. Paris'te bir kafede buluşup, yakınlardaki bir kafeye gittik. İçeriye girdiğimde afalladım, Yılmaz eşi Fatoş'la beraber oradaydı. Her ikisi de beyazlar içinde, Temmuz ayıydı ve Paris sıcaktı. Öylesine heyecanlandım ki bacaklarım titriyordu. Ben dondurmamı yerken Yılmaz benden kendisiyle çalışmamı istedi. "Ama siz beni tanımıyorsunuz, bir Türk casusu da olabilirim!" dedim. Bana bakarak şöyle dedi: "Sizi güvenebileceğimi gözlerinizden anlayabiliyorum."
Hayrete düşmüş bir şekilde, "Benden ne yapmamı istiyorsunuz?" diye sordum.
"Latin Amerika devrimci hareketleriyle temas kurmamı sağlamanızı istiyorum." yanıtını verdi.
Şaşırdım. O günlerde politik bir formasyona sahip olmadığımı itiraf etmek isterim. Güneyde birtakım askeri diktatörlüklerin olduğunu biliyordum ama o bununla ilgili değildi. Ancak ben bu fırsatı kaçıramazdım, bu yüzden Evet yanıtını verdim.
O akşam doktora tezi hocamla konuştum. Kendisi Arjantinli bir sürgündü ve ondan temas kurmamı sağlayacak bilgiler istedim. Ve böylece Latin Amerika ile ilgili politik eğitimime başlamış oldum: Bunu, politik rehberim olan bir Kürde borçluyum.
Yılmaz sayesinde özgür ruhlu Kürt halkı ve yaşadıkları farklı ülkelerde maruz kaldıkları baskıdan haberdar oldum. Bu insani realite beni derinden etkiledi ve Venezuella gazete ve dergilerine Kürtlerle ilgili yazılar yazmaya başladım.
Bir yıl sonra, 1983 yılında, Yılmaz ve Fatoş'la birlikte bir resim sergisine gittim ve orada, Paris Kürt Enstitüsü Başkanı Kendal Nezan beni Abdurrahman Qasimlo ile tanıştırdı.
Qasımlo'ya dair ilk izlenimim onun kültürlü, büyüleyici ve karizmatik biri olduğuydu. Sekiz dil konuşuyordu. İran sanatı ve kültürü kadar Batı sanatı ve kültürüne dair birikiminden çok etkilendim. O gece Farşça Rumi ve Hafız'ın şiirlerini ezbere okuyup arkasından Fransızcaya tercüme etti. Bütün ilgi onun üzerindeydi; nüktedanlığıyla çevresindekileri cezbetmesi ve başkalarıyla rahatlıkla ilişki kurmasından ötürü o her zaman böyleydi. Bir devlet adamı ve milyonlarca Kürdün lideri olarak kişiliği ve hakimiyet yeteneği halkına yönelik saygı uyandırıyor ve umut veriyordu. Pek çok ilerici entelektüel ve politik aktivistin hâlâ Küba ilüzyonu ve Marksist gerilla hareketlerine inandığı Latin Amerika'dan gelmiş olduğum için, bu devrimci liderin katı ve ortodoks bir Solcu olmasını bekliyordum. Bir de baktım ki, ulusuna dair demokratik ve humanist vizyonu radikal solun dogmalarını geride bırakmış uzakgörüşlü, hoşgörülü bir liderle karşı karşıyayım.
Qasimlo 80'li yıllarda, dönemin devrimci hareketlerinin aksine sivillere zarar verecek herhangi bir terörizm faaliyetine karşı duran bir adamdı. Bir keresinde bununla ilgili şöyle demişti: "Demokratik bir örgüt olarak, uçak kaçırma olsun, rehin alma olsun, bomba yerleştirmek olsun ya da sivillerin yaşamını ve güvenliğini tehdit eden herhangi bir eylem olsun tüm terörizm eylemlerine her zaman karşı olduk. Herkes tarafından geçici olarak tanınmak karşılığında, ilkelerimizden vazgeçmek, sorumlu bir demokratik ve insancıl bir parti olarak imajımızı kaybetmek hem boşuna hem de faydasızdır."
Kendisiyle tanıştığımda Qasimlo yıllardır İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı mücadele ediyordu. 1983 yılına kadar da, dağlarda İran rejimine karşı gerilla savaşına liderlik ediyordu.
Abdurrahman Qasimlo kimdi? Tanınan ve saygı duyulan bir aileden geliyordu. Bir yüzyıl boyunca yerel ve ulusal politikalara müdahil olmuşlardı. Babası, her zaman milliyetçi Kürt geleneğini desteklemiş olan Şikak aşiretinden zengin bir toprak sahibiydi.
Qasimlo yine de Avrupa'da yıllarca eğitim görerek rolü ve halkının muhtemel geleceğine dair daha fazla şey öğrenme hayalinin peşinden gitti. Hem ekonomiyi hem döneminin siyasetini çok iyi biliyordu. Akademik referansları çok etkileyiciydi ve sade kişiliği, -dağda savaşan birlikleri için toprak kazan adamdan,- Pêşmergelerden başlayarak onu herkese sevdiriyordu. Davasını çok önemsiyordu ve kendisini canı gönülden ona adamıştı 1979 yılında İran'da Kürdistan'a geri döndü. İran-KDP'nin Genel Sekreteriydi. Devrim gerçekleşmişti, Şah kaçmış ve Hümeyni İran'a geri dönmüştü. Dönüşünden kısa bir süre sonra, Qasiemlo Kürtlerin tartışmasız lideri oldu. Halkının umutlarına hitap eden net bir mesajı vardı: Kürdistan için özerklik, İran için Demokrasi. Kürt halkının yaşamında değişim yaratabilecek bir lider oldu. Ulusal bir gurur yaratmış ve onu temsil ediyordu. Qasimlo, bir Kürt devletinin oluşmasını engelleyen engellerin üstesinden gelecek olan bir çözüm planı ortaya koyan ilk Kürt liderdi. Bunun içindir ki realist bir planı kabul etti: demokratik bir İran çerçevesinde özerklik yolunu seçmek. Ulusal harekete açık ve sarih bir yön çizdi; demokratik bir parti ve ülke vizyonu etrafında halkı seferber edebilecek yetenekteydi.
Qasimlo Humeyni'nin kim olduğunu biliyordu. Kitaplarını okumuş, konuşmalarını dinlemişti. Humeyni'nin bir gerici olduğunu ve siyasi projesinin İran için Ortaçağa geri dönüş anlamına geldiğini biliyordu, ancak, "Bu kadar kana susamış olabileceğini asla tahmin etmemiştim" diyordu. Devrim sonrası o ilk ayların devam etmeyeceğini, mollaların devrimin denetimini ele geçirip dini bir diktatörlüğe dönüştüreceklerini çok iyi biliyordu.
Ayetullahların demir yumruğu altında ülkede demokratik bir ilerlemenin olmayacağına inanıyordu. 1979'un o çalkantılı aylarında, Qasemlo silahlı Pêşmerge direnişini örgütlüyor ve aynı zamanda hükümetle bir anlaşmaya varmaya çalışıyordu.
Qasimlo Tahran'dan yetkililerle görüşüyor ve Humeyni'yi iki kez görmeye gitmesine rağmen, hükümetin zaman kazanmakta olduğunu biliyordu. Bu nedenle, İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasına yönelik referendum yapıldığında, Kürtler referanduma katılmayacaklarını ilan ettiler zira soru insanlara tek seçenek sunuyordu: İslam Cumhuriyetini seçmek ya da seçmemek.
Qasimlo, oyların ezici bir çoğunluğunu alan yeni İslam Cumhuriyeti'nin yeni anayasasını yazacak olan Anayasa Uzmanları Konseyi üyeliğine seçildi. Açılış oturumundan önceki gün, Kürtler silahlı kuvvetlerle çarpışıp onları yenilgiye uğrattılar. Küplere binen Humeyni ordunun yetkililerini tehdit ederek kendisini silahlı kuvvetlerin kumandanı ilan etti.

Humeyni İran-KDP'nin yasadışı olduğunu ilan edip Qasimlo'yu ölüme mahkum ettiğinde, 19 Ağustos 1979 tarihli açılış oturumuna katılmaması için uyarılmış olan Qasimlo Mahabad'daki evinde açılış oturumunu televizyondan izliyordu. Kürtler Humeyni ve onun rejimine karşı, on yıldan fazla sürecek olan silahlı bir mücadele başlattılar. Qasimlo, rejime karşı silaha sarılmasına rağmen, taleplerini elde etmenin yolunun şiddet olduğuna inanmıyordu. Silahlı mücadele, müzakere zamanı geldiği vakit gerekli nüfuza sahip olmak için bir araçtı sadece.
Qasimlo, Batılı entelektüeller arasında Kürt davasının güvenilir ve dürüst bir sözcüsü oldu. Aynı zamanda, Avrupa'daki politikacılar, gazeteciler ve akademisyenlerle, kendisine, diğerlerinde olmayan pragmatik bir anlayış kazandıran yakın ilişkiler kurdu. Onun bu gelişmiş sosyo-kültürel farkındalığı, siyasi toleransı ve ılımlı yapısı sayesinde, yabancı güçlerin desteğini kazanamasa da haklı olarak kendisini dinletebiliyordu. Qasimlo Kürtlerin birliğinin başat önemde olduğunu biliyordu. Aslında, Kürtlerin bölünmüşlüğünden acı çekiyordu. Zira Kürtler, belli bir siyasi programı olanları değil de liderlerini şartsız desteklemeye dayalı aşiret siyaseti konseptine sahiptiler. Bu durum, Kürt hareketinin, onu bölgedeki devletlerin manipülasyonlarına karşı savunmasız kılan Aşil'in topuğuydu.
Bir gün, Yılmaz Güney'in ölümünden sonra onun için yazmış olduğum methiyeyi gösterdim. Kendisine tercüme ettikten sonra bana, "Ben öldüğümde, hayat hikayemi ve Kürt davasını anlatan bir kitap yazmanı isterim" dedi.
Bu kitabın hikayesi, 1985 Temmuzunda daha sonra kullanacağım pek çok görüşmeler yaptığım Kürdistan'a ilk seyahatimle başladı. Ancak en nihayetinde beni yazmaya sevkeden şey onun öldürülmesi ve bu suçun cezalandırılmamasının yol açtığı adaletsizlik oldu. Başlangıçta, sadece Qasimlo ile yaptığım kısa bir röportaj, birkaç mektup ve elbette onunla yaptığım sohbetlerden kalan anılarım vardı. Ancak onun hayat hikayesini Amerikalı gazeteci Jonathan Randal sayesinde oluşturabildim. Randal, Qasimlo ile yapmış olduğu çok uzun bir röportajı cömertçe bana verdi. Bu ve onu tanıyan elliden fazla kişiyle yapılan diğer röportajlar Qasimlo'nun hayat hikayesini oluşturmamı sağladı.

Bir yazar olarak, okuyucuyu yakalayan onu olayların içine çeken bir hikaye anlatmak istedim. Ve bunun için, yapmış olduğum röportajlardan diyaloglar oluşturmak gibi anlatısal araçlar kullandım. Bir gazeteci olarak, olgusal gerçekleri ortaya koyarak çerçevemi oluşturmak istedim. Ölümü -aldığı bütün uyarılara rağmen yine de bıçaklanarak öldürüldüğü Senatoya giden- Julius Sezar'ınkine benziyordu. Aynı şekilde, Viyana'ya gitmeden önce Qasimlo da pek çok kez uyarıldı. Şu anda Fransız Dışişleri Başkanı olan Bernard Kouchner, bir gece öncesinde kendisine bu buluşmaya gitmemesini söyledi, çünkü o İranlılara güvenemiyordu.
Eski eşi Helene Krulich, Rafsancani'nin onun ölümünü istediğini ve Viyana'ya gitmemesi gerektiğini söyledi. Sadık yardımcısı Abdullah Qaderi kötü şeylerin olacağını hissediyordu ve cinayet günü midesinden hastaydı... gözardı ettiği bu kadar çok işaret. Bu kitabın ilk versiyonu 1992 yılında bitti, ancak o tarihte Madrid, Caracas ve Meksika'daki yayıncılardan aldığım yanıt şuydu: "Kürtlerle kim ilgilenir ki?" Böylece kitap, Birleşik Devletler Irak'ı işgal edip de Kürtler gazetelerin ön sayfalarına sıçrayıncaya kadar yıllarca bekledi. Venezuellalı bir yayıncı kitabı yayımlamayı kabul etti, çünkü Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez Ahmedinejad'la sıkı fıkı olduğundan beri İran'la da ilgileniyorlardı. Kitap 2008 yılında Caracas'ta yayımlandı, ardından Soranice ve Avesta, Abdullah Keskin tarafından Türkçede, yakın zamanda da İngilizce basıldı.
Yirmi beş yıl sonra, 1984 yılında bu kitabı yazmak için vermiş olduğum söz yerine getirilmiş oldu. Ölümünden yirmibir yıl sonra bile Kürt halkının yenik düşmüş liderlerine gösterdikleri sevgi ve saygıya bir kez daha şahit olmak beni çok duygulandırdı. Yeni nesil genç Kürtlerin heyecan ve tutkuları bilhassa önemliydi. Qasimlo'nun yaşamı boyunca temsil ettiği ideallerin pek çoğunu ısrarla bugüne taşıyorlar. Ve, son olarak, Abdurrahman Qasimlo'nun hikayesini hepinize, Kürt ulusunun dostları ve mensuplarına ve de gelecek nesillerine -bu soylu adamın hayatını feda ettiği bir halkın kalplerine- bu onurlu ve vakur halkın mensuplarına, Kürtlere, takdim ediyorum.

Carol Prunhuber

'Kürdistan'ı düşlerken' ilgi odağı

Türkiye'de, toplam 110 yayınevinin katıldığı Diyarbakır Kitap Fuarı'nda kitaplara ilgi yoğun. Yoğun ilgi gören kitaplardan "Kürdistan'ı düşlerken" için imza günü düzenlendi. …

Merkezi İstanbul'da bulunan Avesta Yayınları Diyarbakır Satış Müdürü Songül Keskin de kitaplara yoğun ilgi olduğunu belirterek, kitaplara bakanların genelde aldıklarını kaydetti. Tahmin ettiklerinden daha büyük bir ilgiyle karşılaştıklarını dile getiren Keskin, AKnews'e şunları söyledi:
"Satışlarımız fena değil. Bir çok kitabımız satılıyor. Ama içlerinde en çok satılan ‘Kürdistan'ı düşlerken' kitabı. Carol Prunhunber'in, Dr. Abdurrahman Qasimlo ve Yılmaz Güney üzerine yazdığı bu kitap için imza günü düzenledik. Doğal olarak en yoğun ilgi şu an bu kitabadır."

(AKnews, Diyarbakır, 19 Mayıs 2010)

Müşteri hizmetleri | Alışveriş koşulları | Gizlilik ilkeleri | Üye olun
Avesta Kitabevi, Ekinciler Caddesi, Nurlan Apt. Giriş Katı No: 2
Ofis / Diyarbakır
Tel-Fax: (0412) 223 58 99
Şehit Muhtar Mahallesi, Sakızağacı Cad. Öğüt Sokak No:7
Beyoğlu / İstanbul
Tel-Faks: (0212) 251 44 80 / (0212) 243 89 75

e-posta: avestayayinlari@yahoo.com




Bu sitedeki tüm fotoğraf ve metinlerin kullanım hakkı saklıdır.